Öteki Kızıl Deniz Nikki Newhouse Oya Gürel Ulusların, varoluşlarının anılarını, artlarında bıraktıkları dövülmüş taşlarla ölümsüzleştirmek gibi anlamsız bir ihtirasları vardır. Toreau Bir yer düşünün... sakin sesini dinleyip huzur bulacağınız, geceleri kıyısına oturup yakamozları, ışıldayan yıldızları seyredeceğiniz bir denizin yanına kurulmuş, sırtını alçak tepelere yaslamış, yeşiller içerisinde bir yer... kendi ürünlerinizi yetiştirip, doğa ananın cömertliğini yaşayabileceğiniz bir yer. Ne kadar güzel değil mi? Kim böyle bir yerde yaşamak, çocuklarını deniz ve yeşilin kucağında yetiştirmek istemez?...İşte Lefke ve Gemikonağı, ilk bakışta insanlarda böylesi duygular uyandran Kıbrıs’ın Kuzey-Batısındaki iki kasaba. Ancak ne yazık ki isimleri CMC (Cyprus Mines Corporation – Kıbrıs Madenleri Şirketi) ile özdeşleşmiş. Bir zamanlar bölge insanına madenciliği, dolayısyla geçim parasını, zenginliği hatırlatan, ancak şimdi sözü edildiğinde akıllarda “zehir” ve “çevre felaketi” sözcüklerinden başka bir kavrama yer vermeyen CMC ile. Bu öyküyü çoğumuz biliyoruz. 1912 yılında Kıbrıs’taki zengin bakır madenlerinin kokusunu alan, sahiplerinin işi garantiye almasından sonra resmen 1916’da kurulan ve 1919 yılında ise ilk kazmayı Lefke tepelerine vuran şirket. Bölgenin altını yıllar boyu oyup bakır, var olan biraz altını alan, zehirli atıklarını çevreye saçan ve 1975 Şubatında tüm pisliğini ardında bırakıp çekip giden şirket. Şimdi oralarda çevresel ve ekonomik bir felaket yaşanıyor. CMC’den geriye, siyanür tepeleri, 10 milyon ton zehirli atığın yayıldığı 500 kilometre karelik bir alan ve bu felaketin etkisi altında olan, sadece Lefke, Gemikonağı, Kıbrıs değil, tüm Doğu Akdeniz bölgesi kaldı. Kimsenin bu güne kadar buralarda, çocukların, yetişkinlerin kanlarında, hücrelerinde ne kadar ağır metal birikimi olduğu konusunda herhangi bir araştırma yaptıklarını duymadık. Ancak bölge halkı ve Yeşilyurt’taki cengiz Topel hastanesi’ndeki oktorlarla yapılan söyleşilerde, yüksek oranlarda Selenyum’a maruz kalmaktan kaynaklanan sinir bozuklukları, depresyon, hazım bozuklukları ve cilt hastalıkları bunun göstergesi. Buna karşın, özellikle orada yaşayan insanların emin olduğu bir şey var: Buradaki ölümlerin çoğunun nedeni kanser! CMC’nin ardında bıraktığı ‘ölüm tepeleri’ni görmeye cesaretiniz varsa gidin görün (ama atık bölgesinde 20 dakikadan fazla kalmamaya dikkat edin). Bu gerçekten de sıkı bir tur. Karpostallar yollayamayacağınız ama sonunun hastanede noktalanabileceği bir tur. Bu arada, bölge sulama suyunun toplandığı ve yakın zamanlara kadar içme suyunun da sağlandığı, içinde maden galerilerini, CMC kimya laboratuvarını, hemen yanıbaşında ise CMC atık barajına komşuluk yapan Gemikonağı Göleti’ni de ziyaret etmeyi unutmayın. Yediğimiz sebze ve meyveleri sulayan suları barındıran ama çevresinde uçan üç-beş kuşun susuzluktan ölseler bile gagalarını dokundurmadıkları göleti... Sonra, bu bölgeyi iyice inceledikten sonra temizlenmesi için en az 500 milyon dolar gerektiğini söyleyen uzman raporlarını hatırlayın ve 3 milyar Tl. lik (yaklaşık £1,300) bütçeyle başlatılan ‘temizlik’ operasyonunu kafanızda değerlendirin. Bu üç bölümlük yazı dizimizde, sizlere CMC’nin hikayesini, oralarda yaşananları, insanların görüşlerini, gerek sağlık, gereksek sosyal yönden nasıl tehlike altına atıldıklarını, bu konuyla ilgili araştırma sonuçlarını, CMC’nin isimler değiştirip başka şirketlerle evlene boşana nasıl izini kaybettirip bu yolla sorumluluklarından kurtulduğunu ve bugün geldiğimiz noktayı anlatmaya çalışacağız. Daha sonra isterseniz ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ diyebilirsiniz – eğer hala yılanın soluğunu ensenizde hissetmiyorsanız... Bakır Adası Bugün geldiğimiz noktayı iyice kavrayabilmeniz için Kıbrıs’taki medenciliğin tarihi büyük önem taşıyor. Gemikonağı, Lefke, Karadağ bölgelerindeki zengin maden yataklarının ilk farkına varanlar, bir Amerikan şirketi olan CMC değildi kuşkusuz. Bölgedeki madencilik faaliyetlerinin tarihçesi, milatan önceki yıllara, eski Bronz çağına dayanıyor. Bronz çağında madenin insan yaşamındaki öneminin keşfedilmesiyle yöre de büyük önem kazanmış. Zengin maden yataklarının ağızlarını sulandırdığı Finikeliler, Hititler, Mısırlılar, Romalılar gelip geçmişler bu topraklardan maden ocaklarından yüzbinlerce kölenin cesetlerini geride kayaların içinde bırakarak. Mısırlıların hazinelerini taşımak için yapraklarından sepet yaptıkları eski hurma ağaçlarının varlığı, bu bölgenin yıllar boyunca nelerden feragat etmek zorunda kaldığının korkutucu bir andacı. Ancak teknolojileri, sadece yüzeydeki madenleri toparlamaya yaradığından, artlarında milyonlarca ton, zengin maden içeren kalıntılar bırakmışlar. Ve belki de bir o kadarını toprağın derinliklerinde... 20. yüzyıl başlarında ise gelişen teknolojiyle birlikte diğer madenler gibi bakır madenine olan ihtiyaç büyük boyutlara varmıştı. Özellikle ABD şirketleri bu dönemde gelişen teknolojiye paralel olarak zengin maden yataklarının arayışı içerisindeydiler. Böylesi zengin kaynakların varlığının kanıtı olan antik çağlarda işletilmiş maden ocaklarının varlığı bu spekülatörler için hiç de yabana atılacak bir mucize değildi. Özellikle ulaşılabilirlikleri ve araştırmalar nedeniyle meydana gelecek harcamaları büyük ölçüde azaltmaları nedeniyle büyük bir çekiciliğe sahiptiler. Gerçek bir öncü Görevi ve uzmanlık alanı bu tür bölgeleri bulmak olan ABD’den Charles Godfrey Gunter adlı bir maden mühendisi, 1912 yılında çıktığı Ortadoğu gezisi sırasında 1913 yılında Kıbrıs’a da uğrar, Lefke yakınlarındaki Foucasse (Fugasa) tepesinde zengin bakır ve kükürt madenleri olduğunu keşfedip Amerika’daki maden işletmelerinin sahipleri olan Philip Wiseman ve Seely Wintersmith Mudd’a, yani daha sonra CMC’nin de sahipleri olan kişilere ‘mutlu’ haberi veririr. İlk bulgulara göre 2 milyon, daha sonra yapılan araştırmalara göre bölgede 6 milyon ton, ağızları sulandıracak bakır vardır. 1913 yılında gerçekleştirilen hazırlıklar sonucunda Fugasa Tepelerindeki madenler faaliyete geçer. Bölgede hummalı bir çalışma vardır. Gerçek bir yanki becerikliliğine sahip olan Gunter, Kıbrıslı Türk ve Rum çiftçileri, çobanları madenci, teknisyen ve makine operatörleri olarak yetiştirerek, kendi madencilik yöntemlerini bölgenin ihtiyaçlarına göre uygular. 1919 yılında, Yeşilyurt’ta inşa ettikleri kendi küçük limanları yanında, çok önceden narenciye ihracatı için inşa edilmiş olan Gemikonağı Limanı’nı da madenini Avrupa’ya ihraç için kullanmaya başlar. Tarih 1916. tüm işlemler tamam ve CMC şirketi New York eyalet yasalarına uygun olarak 350 işçi ile, resmen kurulmuş durumda. Artık, o dönemlerde başlıca ihraç ürünü narenciye olan bölge daha sonra insanları ve kasabayı canlı canlı yutacak, süratli ekonomik ve sosyal gelişim gösteren bir madencilik bölgesine dönüşmeye başlar. Bu arada da bölgedeki maden arayışları devam eder. Fugasa’dan sonra kasabanın güney-batısındaki Karadağ bölgesinde de bakıra rastlanır. 1921 yılında, o tarihe kadar narenciye ihracatı için kullanılan –bugün olmayan – limandan artık sulu mis gibi limonlar, portakalar değil, bakır ihraç edilmeye başlanır. İşleri iyice büyüten şirket, 1924 yılında kendi limanını, 1926 yılında ise fabrikanın yakınlarındaki bir bölgeye, madende çalışan işçileri için Xero adında bir işçi köyünü, enerji santralini, işlikler, arındırma ve ayrıştırma fibarikaları inşa eder. “Her zaman, haklılığınızdan emin olduktan sonra ilerleyin” Bu kadar büyük bir işe soyunan şirkete sadece insan geremiyordu doğal olarak Tüm bölge, bölgeden alabileceklerinden daha fazlasına hazır ve istekli CMC’nin dikkatli bakışlarının altındaydı. Dönemin İngiliz yönetiminden maden işletme izni alan şirket, onlardan ayrıca 10 mil karelik bir alanda çalışma hakkını da elde etmişti. Ne var ki, Aplıç, Karadağ, Fugasa, Gemikonağı Limanı bölgelerini içine alan bu arazilerin sınırları çizilmemiş, şirkete, “nereyi istiyorsan orayı al” denmişti. Dolayısı ile Gunter kollarını sıvaarak işe girişti. CMC’nin gözünü diktiği maden yatakları, yerleşim alanlarının içinde kalıyordu. Ancak hiçbir zaman geri adım atmayan Gunter, ilk etapta bölge halkını kendi zenginliği önünde engel oluşturan evlerinden vazgeçmeleri için, ‘fiyata anlaşmaya ikna’ etme yoluna gitti. Günter başlangıç olarak evleri için küçük bir ücret teklif etti. Halk bu teklifi reddedince ise kendilerini ‘kırk satır ve kırk katır’ ikilemi içinde buldu. İkinci öneri daha hedefe yönelikti. Vergiler nedeniyle mal sahipleri sahipl oldukları taşınmazların değerlerini düşük gösteriyorlardı. Bunu bilen Günter’in tedidi son derece acımasızdı.: Ya kendi önerdiği ücreti kabul edecekler, ya da onları vergi memurlarına ihbar ederek vergilerinin artırılmasını sağlayacak ve halk da mallrını satmak zorunda kalacaktı. Kasaba halkının Gunter’in önerdiği fiyatı kabul etmekten başka çareleri yoktu. Kayıtlara göre bu su katılmamış hırsızlık olan yöntem CMC’nin Kıbrıs’ı terkettiği 1975 yılının Şubat ayına kadar da sürdü. 1925 yılındaki kayıtlara göre ise toplam yatırım değeri $2,000,000 olan CMC’nin , Lefke Belediyesi’ne sadece £300 vergi ödediği de ayrıca göz önünde bulundurulmalı. Bu arada şirket yıldan yıla operasyonalrını genişletmeyi sürdürmüş, Kıbrıs’ın her yanından insanlar madenlerde iş bulmak için buraya akın etmeye başlamıştı. 1930 yılında 5 bin olan nüfus 1936 yılında 6 bine ulaşmış, 1937 yılında ise sadece CMC'nin tüm işletmelerinde çalışan işçi sayısı 2595'ten 5720'ye yükselmiş, kontrolsüz artan nüfusla birikte de sıtma, menejit gibi salgın hastalıklar görülmeye başlamıştı. CMC tarafından inşa ettirilen hastane ve okullar ise, blge halkının, cennette herşeyin yolunda olduğunu düşünmesi için yeterli değildi. Bu nedenle 1930’lu yıllarda bölgede CMC’ye karşı tepkiler doğmaya başlamış, 1930 yılında, 3 Türk, 6 Rum, 9 İngiliz ve Vali’den oluşan Kavanin Meclisi’ne ilk kez hükümet karşıtı hareket temsilcileri %67 gibi büyük bir çoğunlukla girmeyi başarmışlardı. Bu, Kıbrıs tarihindeki tek Türk-Rum ortak mücadelesi olarak kayıtlara geçmiştir. Her parıldayan şey altın değildir (tabi ki en azından siyanürle yıkanmamışsa) 1932 yılında, 1929’dan beri tüm dünyada devam eden ekonomik bunalım derinleşir, doların değeri düşerken altın yükselir. Bunun üzerine CMC, o zamana kadar el atmadığı bölgedeki altını çıkartmak için de kollarını sıvar ve ilk altın madenini Fugasa’da açar. Ancak, buradaki altının son derece kaliteli olmasına karşın, bir sakıncası bulunuyordu. Kıbrıslıların “Şeytan Çamuru” dedikleri yerde bulunan maden yoğun miktarda asit içerdiği için önce bu madeni asitten arındırmak zorunluluğu vardı. Altının elde edilmesi için gereken arındırma işlemi ise Karkot deresinin içerisinde yapılıyordu. Kırma ve nötralizasyon işleri için de yüksek oranlarda kireç taşı ve son arındırma için de siyanür kullanılıyordsu. İşlem sonucu ortaya çıkan siyanürlü atık su ise dere yatağına bırakılıyordu. Her 1 ton maden için 75-100 ton arası su kullanıldığını düşünecek olursak, sadece ilk 8,000 ton şeytan çamuru için bile 700-800 bin ton siyanürlü atığın dere içine bırakıldığını görürüz. Daha sonra ise maden ve tabi ki ‘süyanürlü arıtma’, Gemikonağı’na taşındı, atık suyu ise 100 metre ilerisindeki Güzelyurt Körfezi’ne bırakıldı. Şu anda kayıtlara göre 30 bin ton olduğu söylenen katı atıklar ise, bugün Gemikonağı’na girerken gördüğümüz sarı renkteki siyanürlü atık tepeciklerini meydana getirdi. Yarattığı tehlike ise ne yazık ki ancak 1980’li yıllarda farkedildi. 1941 yılında, bitene kadar altın çıkartma sürdürüldü. Bu süre içerisinde madenlerden 2.5 ton altın ve 80 ton gümüş elde edilir. Altın ayrıştırma işleminden çıkan siyanürlü su yanında milyonlarca ton bakır madeni atığı da Akdeniz’e bırakılıyordu. Bunun devamı durumunda ise Akdeniz’in bir atık bataklığı haline geleceği ise kuşkusuzdu. Bunun üzerine ‘müthiş bir çözüm’ bulan şirket, 1950 yılından hemen önce denizin altına boru döşeyerek, atıklarını akıntılardan da yararlanarak açık denize göndermeye başlar ve en azından görünüşte kirlenmeyi önler. İşte bu müthiş buluş sayesinde, açık denizde bile zeminin atık tabakası ile kaplı olduğu tahmin ediliyor. Balıkçılar, zaman zaman deniz tabanına sürünen ağlarına hala maden pisliği bulaştığını söylüyorlar. İçinizde balık ve patates yemek isteyen var mı? 2. dünya savaşı sırasında faaliyetlerini durduran işletme, 1946 yılında yeniden açılır ve bölgedeki madencilik çalışmalarını, 1975 Şubat’ına kadar sürdürür. Kitlelerin gerçekleştireceği hareketin en azından değeri vardır CMC ardında, tüm ada, hatta doğu Akdeniz’deki yaşamı tehdit altında bırakan acı ve yok edici bir miras bırakarak gitti. Sadece 1999 kışında Lefke deresinden denize 10 milyon ton atık aktığını göz önünde bulundurursak, hala sürmekte olan felaketin boyutlarını daha iyi anlayabiliriz. Kıyıdaki 30,000 ton civarındaki katı atığın öldürücü dozlarda kanserojen siyanür içerdiği tahmin ediliyor. Bu atıklar, insanlar, hayvanlar ve çevre için son derece tehlikeli, oldukça yoğun kükürt, demir, mangan, çinko, bakır, kadmiyum, kobalt, kurşun, krom, molibden ve arsenik içeriyor. Bu mdenler sadece orijinal formlarında tehlikeli olmakla kalmıyor, aynı zamanda havaya ya da suya karışıp diğer kimyasallarla birleştiklerinde, sonuçlarını ancak tahmin edebileceğimiz yeni bileşikler oluşturmayı sürdürüryorlar. Bölge halkı ve Lefke çevre Derneği tarafından sürekli olarak sorulan soru ise şu: ‘Neden?’ Neden böyle oldu? Herşeye karşı çalışanlarına iyi davranırmış gibi görünen bu şirket, neden herşeyi tümüyle bıraktı? CMC, her zaman 1974 yılında Türk ordusu tarafından gitmeye zorlandıklarını, kendi deyimleriyle paketlendiklerini iddia etti. O zaman neden 1975 Şubat’ına kadar adayı terketmediler? Kıbrtıs’ın bölünmesinin ardından hiç mi geri dönerek ortalığı temizleyecek, ya da bırkatıkları yerden devam edecek sorumluluk, yükümlülük hissetmediler? Politik kırmızı bantlarla ambargolar bunu olanaksız kılmış olabilir ama şirketin sessizliğinin hiç bir açıklaması olamaz. Dahası, faaliyetlerini so zamanlarda adanın güneyine doğru genişletmelerinin ardında ne gibi mesajlar olduğunun da düşünülmesi gerekiyor. Ne kazanacak? CMC’nin Kıbrıs’ta uyguladıkları yöntem, onların genel iş yöntemi haline gelmiş gibi görülüyor. Sürekli olarak CMC şirketi, gözönünde bulunmamak için bir görünüp bir kayboluyor, başka şirketlerle ayrılıp boşanıyor. Önce Cyprus Amax adında bir Amerikan şirketi tarafından satın alınan CMC, ardından, Asarko isminde, tüm dünyada çevre katili olarak bilinen bir başka şirketle birleşti. Ancak Asarko aleyhine açılan yüzlerce çevre davasının ardından yeniden ayrıldı. Şimdi ise Cyprus Amax, Phills Dodge adlı dev bir global şirketin bünyesinde dünyayı kirletme, kazma ve çevreyi yok etme faaliyetlerini sürdürüyor. Ancak şimdilerde gittikçe gelişen ortak sorumluluk duygusu ve çevreye duyarlıllık nedeniyle, kapitalizm adına gerçekleştirilen bu ahlaksız tahribatı, büyük oyunculara karşı durarak durdırmaya çalışan bireyler de bulunuyor. Bunun için şirket aleyhine 1994 yılında Amerika’da açılan ve 1997 Aralığı’nda sonuçlanan davaya bakmak yeterli. Bu davada şirketin, Bartlesville, Oklahoma’da 1907-1993 yılları arasında gerçekleştirdiği madencilik çalışmaları sırasında bölgede kurşun ve kadmiyum kirletmesine neden olduğu saptanarak, temizlik için gereken parayı ödemeye mahküm edilmişti*. Güney Peru’da bir bakır madenini tatlı kârlarla işleten şirket, doğaya bıraktığı atıklarla tüm bölgedeki doğal yaşamı yok etmiş. Farklı ülkelerde sık sık duyulan maden patlamalarının arkasındaki isim de çoğunlukla Cyprus Amax. Kısacası, aktörler aynı, sadece senaryo ve sahne değişmiş. Bu arada Phelps Dodge’nin web sitesinde okuyucuları çevreye karşı olan duyarlılıkları’ yönünde bilgilendirme konusunda gösterdikleri kararlılılığın oldukça garip olduğunu söylemek gerek. Tabi konuyla ilgli bunca abartı şüphe uyandırmıyor değil. Yani, ‘nunun altında gizlemeye çalıştıkları birşey olmalı’ diye düşünmek bağışlanılabilir bir düşünce... “Böylece, anlatılamaz bir ızdırap sahnesinden geçtik” Lefke Çevre ve Tanıtma Derneği’nin girişimleri ile Ege Üniversitesi Çevre Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ümit Erdem başkanlığında, Prof. Dr. Hans Günter Barth, Prof. Dr. Ünal Altınbaş, Prof. Dr. Eymür Henden, Prof. Dr. Şevki Filiz ve Prof. Dr. İsmail Duman tarafından hazırlanan raporda ortaya konulan gerçekler, insanların dudaklarını uçuklatacak kadar korkutucu: “Dünyanın en büyük çevre sorunu olarak kabul edilmesi gereken Gemikonağı CMC atıkları her şeyden önce hukuksal bir sorundur. Konu mutlaka uluslararası düzeyde hukuk kurullarına taşınmak durumundadır. Her ne kadar Kıbrıs yayın organları tarafından başlatılan bu çalışmalar Lefke’ye özgün çalışmalar olsa da, konu uluslararasıdır. Konu, Türkiye, İsrail, Mısır, Lübnan, Yunanistan ve İtalya gibi Doğu Akdeniz ülkeleriyle, Orta Akdeniz ülkelerini tehlike altına almaktadır. Burada önemli bir konu, insanı ilgilendiren bir olaya siyasal, politik ya da şekilci yaklaşmamak sorumluluğudur. Çünkü sorun, Lefke ya da Kıbrıs Adası’nın değil, Amerika’dan başlayarak çok uluslu şirketlerin sorunudur. Türk Araştırmacılar grubunca yapılan çalışmalarla saptanmıştır ki; arsenik baryum gibi ağır metal birikimi Doğu Akdeniz’de önemli bir sorunu oluşturmaktadır. Alanda riziko analizi yapılmadan, orada tarım yapılmamalıdır, su kullanılmamalıdır, hayvan otlatılmamalıdır ve en önemlisi de dolaşılmamalıdır.” Bölgede dolaşmanın bile son derece tehlikeli olduğu vurgulanan raporda, kirlilik alanının sanıldığı gibi 2000 dönümle sınırlı kalmadığı, bu alanın, varsayılan miktarın çok üzerine çıktığı kaydedilirken, kimyasal reaksiyonun aralıksız devam ettiği Lefke bölgesine, “Ölüm Vadisi” adı veriliyor. Rapor şöyle devam ediyor: “Doğu Akdeniz bölgesinde arsenik, baryum, kadmiyum gibi önemli ağır metal kirliliği bir gerçektir, bölge bu yüzden hemen rehabilite edilmelidir. Maden şirketinin etkilediği alan yaklaşık 500 kilometre kare olarak görülmelidir. Yapılan ilk gözlemlerde bu alanda 8 milyon ton tehlikeli atık bulunmaktadır. Tekrar edilmek gerekirse bu yüzden sorun tüm Akdeniz ülkelerinin sorunudur.” Raporda, Kimyasal atıkların siyanür yanında kükürt de içerdiğine dikkat çekilirken, özellikle yaz aylarında meydana gelen buharlaşma nedeniyle özellikle de Gemikonağı Göleti’nden havaya yayılan kükürtlü gazların, büyük ölçüde hava kirlenmesi yarattığı konusunda da uyarıda bulunuluyor. Maden deresi üzerine toprak dolgu barajı olarak yapılan Gemikonağı Göleti’nin ise, demir ve bakırlı kükürt ile “paslar”yüzeysel sularla taşınarak içme suyu ve sulama suyu için ağır metal yoğunlaşmasına koşut olarak asit ortam oluşturabilecekleri tehlikesine de dikkat çekiliyor. Öteki Kızıldeniz Rapordan da açıkça belli olacağı gibi, tüm bölge, ağır ve zehirli metallerin durdurulamayan tehdidi altında. Bu atıklar, yağmur suları ile birleşerek yeraltı suları ve denize karışıyorlar. Yeraltı suları, birer asit deresi haline gelirken, bir mucize meydana geliyor ve denizde 5 kilometre çapında ve 800 metre derinliğe kadar ulaşan ve denizi kızıl bir renge boğan kirlik oluşuyor. Ancak kirlilik sadece deniz ve yeraltı sularıyla sınırlı değil. Yağmur sularıyla çözülen atıklar, bir yandan denize taşınırken, diğer yandan da zehirini toprağa bırakıyor. Atıklar sadece gidiş sırasında geride bırakılanlar değil. Aynı zamanda etrafa yayılmış durumda, farklı boyutlarda ancak aynı mantıkla inşa edilmiş sayısız atık barajı ya da havuzu bulunuyor: birkaç metre derinlikte kazılarak havuzu andırır hale getirilerek atıkla doldurulan arazi parçaları. Tamamen açık ve yüksek, rüzgâra açık yerlere kurulmuş olan bu bölgeler şimdi küçük atık derecikleri halinde sızıntı yapıyorlar. Bu süreç sonucunda, rengi kızıla çalan denizden başlayıp, 100 metre içerilere kadar olan toprağın rengi de doğası dışında bir sarı ve kızıl renge bürünüyor. Rapor devam ediyor: En yukarı bölümde örnekleme sürecinde, civardan akan suyun çok yoğun kükürt kokusu içerdiği belirlenirken atık örneklemelerinde kimi yüzeylerin kükürt elementi kabuğu bağladığı gözlenmiştir. Devam eden kimyasal reaksiyonlar sonucu ortaya çıkan aist cildimizi oldukça ileri düzeyde etkilemektedir. Bu arada çevresel rüzgarlarla dağılan kil+mil inorganik taneleri, yöreye toz bulutu şeklinde dağılarak ağır elementler ve kükürtçe artan çevresel kirliliğe neden olmaktadır. Lefke ve Gemikonağı dolaylarının hidrojeolojik görünümüne bakacak olursak, Teodos Ofiyolit kompleksinden beslenen ve kuzeye doğru akış gösteren dereler ve beslenim alanlarında yer alan Cu-Fe-Sülfür maden sahaları terkedilmiş bir vaziyette çevresini ve yaşamın her türlü öğesini tehlikeye sokmaktadır. İnceleme alanı olan Lefke ve Gemikonağı mevkii, deniz kıyısından başlamak üzere içerilere doğru devam eden 2000 dönümün üzerindeki bir alanı kapsamaktadır. Alan gözle görülebilir beş duyu organıyla hissedilebilir biçimde, önemli bir çevre sorunu yumağı ortamı durumundadır.” Bir başka ilginç bulgu da adı geçen alanda, Acacia cyanophylla (Kıbrıs akasyası- Top akasya) bitkisinin yoğun oluşudur. Bitki türü adından da anlaşılacağı gibi Siyan seven akasya demektir. Bu durum da ayrıca düşündürücüdür. Öte yandan Türkiye’deki Ortadoğu Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Profesörü Dr. Aysel Altimtay tarafından bölge ve özellikle de Gemikonağı Göleti ile ilgili olarak hazırlanan son raporda atıkların karışması nedeniyle ağır metallerle kirlenmiş bulunan göletin suyu ile yapılacak sulama sonucu elde edilecek ve özellikle yaprakları yenen bitkilerin ciddi zehirlenme tehlikesi taşıdığı uyarısı bulunuyor. Maden deresine ait beslenme alanı üzerinde yer alan ve maden istihsal sahasında bulunan Gemikonağı Göleti, 1994 yılında tamamlanmıştır. Tarımsal sulama amacıyla üretilmiş olan Gemikonağı Göleti’nin su toplama kapasitesi 4 milyon m3 tür. Sulama sahası ise 130 hektar olarak planlanmıştır. Göleti çevreleyen yamaçlarda maden atıkları bulunmaktadır. Göletin menbaında 2 adet su kuyusu bulunmaktadır. Önceleri Lefke’nin içme amaçlı su gereksiniminin karşılandığı bu kuyular, asit drenajı etkisiyle gölette meydana gelen kirlenmenin bu kuyuları da etkileyeceği düşüncesi ile tarımsal amaçla kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde derelerden, ve Gemikonağı Göleti’nden alınan su örnekleri üzerinde yapılan analizler sonucunda, suyun içme suyu olarak kullanılamayacağı, tarımsal amaçlı kullanılması da sakıncalı olduğu saptandı Gemikonağı Göleti’nin sulama amacıyla devreye girmesinden sonra, maden atıklarından kaynaklanan ağır metallerin sulama suyunda kirlilik oluşturduğu yapılan analiz sonuçlarından anlaşılmaktadır. Gemikonağı Göleti’nin sulayacağı havzadaki toprakların mikroelement durumu incelendiğinde, tarım topraklarındaki bakır(Cu), demir(Fe), mangan(Mn), çinko(Zn) gibi maddelerin, topraktaki kritik değerlerin üzerinde olduğu görülmektedir. Bu büyük bir sağlık sorununa işaret eder. Özellikle yaprağı yenen bitkilerdeki ağır metal birikmesi göz önüne alındığında tehlikenin boyutu artmaktadır... Dr. Aysel Altimay, bu göeltten gelen suyla sulanan sebzelerin ciddi ve oldukça tehlikeli zehirenme riski taşıdığını söylüyor. Ancak bu uyarılara karşın, bölgede gölet suyu ile sulamanın durdurulması konusunda atılan ciddi bir adım yok. Başka çareleri olmayan bölge halkı ise bahçelerini siyanür tepeleri yanındaki kuyulardan aldıkları sularla suluyor ve elde etikleri ürün ve aynı zamanda bu tür bitkilerle beslenen hayvanların eti ve süt ürünleri tüm KKTC’ye dağılıyor. Eğer gerçek anlamıyla etkilenen bölgedeki kimyasallar beş yıl daha kontrol altıa alınmazlarsa, ki bu alan resmi olarak açıklanandan çok çok daha büyük bir alandır, son dece tehlikeli etkileri olacaktır. Bölge gözönüne alındığında, tehlike, su, toprak, yüzey alanları ve yeraltı bölgeleri de dahil olmak üzere en azından 100 kilometre karelik bir alanı tehlike altına sokacaktır. Hiç bir önlem almamanın gelecek nesillere ödeteceği bedel ve taşıdığı riskler, şu andaki nüfusun karşı karşıya olduklarından çok daha büyük olacaktır. Gelecek nesillerin yaşam kaynaklarını yok etmek, büyük bir haksızlıktır. Korkarak konuyu dile getirmemek kimseye uzun vadede yardımcı olmayacaktır ve önemli olan uzun vadeli düşünmektir. Bu bölgedeki insanların zaten kaybettikleri şeyleri düşünecek olursak, ekonomik ve sosyal boykot konusundaki korkuları gerçekten saçma görünüyor ve en son temizlik atılımları ile ilgli tantanalar tarafından zaman zaman bölünen bu sessizlik devam ediyor. Görünen o ki bugüne kadar gerçekleştirilen atılımlar, gerek durumun gerçekliğini değerlendirme, gerekse, çevre adına değil de ticari bir kazanç sağlamak amacına yönelikmiş gibi görünen mali açıdan yapılan vaatler de umutları kıracak bir şekilde yetersiz kalıyorlar. Lefke ve çevresindeki insanların kaybedecekleri hiçbirşeyleri yok. Çünkü sahip oldukları herşeyi CMC’ye verdiler.